Cengiz Özakıncı: "Osmanlı’yı Böyle Çökerttiler Bugün Aynısı mı Yapılıyor?" 23.05.2007 ![]() 1. Giriş ve Ankara'daki Hain Saldırı [0:16 - 1:04] Nuriye Atabey: Bir Gündeme Dair'le yine karşınızdayız değerli izleyicilerimiz. Efendim aslında çok iyi haberlerle açamayacağız bugün bültenimizi. Malumunuz dün Ankara'da, başkentimizde çok haince bir saldırıyla sadece başkent değil aslında bütün Türkiye gerçekten, yani deyim yerindeyse, üzüldü. Bu hain saldırı karşısında insanlarımızın kanı dondu. Efendim bu ilk mi? Bundan öncesi neydi? Bundan önce de Türkiye'de özellikle son 45 yıldır malumunuz inanılmaz saldırılar düzenleniyor. Masum insanlarımıza kıyılıyor. Masum binlerce ocak söndürülüyor. Dünden bugüne ocağı kararan insanlarımız var. Başta onların ailelerine başsağlığı dileyerek yayınıma başlamak istiyorum. İsterdim ki çok güzel haberlerle bu yayını açalım, size güzel müjdeli haberler verelim. 2. Stüdyo Konuğunun Tanıtılması: Cengiz Özakıncı [1:04 - 2:18] Nuriye Atabey: Değerli izleyicilerimiz, yine farklı bir konuğumuz var stüdyomuzda. Aslında onu çok da ekranlardan görmüyorsunuz ama yazdıkları ve yaşadıkları, yaşadıklarını kitaplarına döktüğü noktada gerçekten Türkiye'nin önde gelen, sayılan gerçek aydınlarından bir tanesi. Stüdyo konuğum araştırmacı yazar Sayın Cengiz Özakıncı. Efendim, zaman zaman kendi kitaplarından, kendi izni olmadan alıntı yaptığım yazarımız bugün stüdyomuzda. Ve bakın değerli izleyicilerimiz, bugün sizlere neleri anlatacağız: Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Birliği'ne nasıl girmişti? Yanlış duymadınız. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Birliği'ne nasıl alınmıştı? Karşılığında ne gibi bedeller ödedi? Sonrasında nasıl parçalandı? Cengiz Özakıncı anlatacak. Ve bitti mi? Hayır. Türkiye'nin son günlerdeki gündemlerini de soracağız değerli yazarımıza ve Türkiye laiklik ekseninden nasıl çıkartılıyor sorusunun cevabını birlikte bulmaya çalışacağız. Hoş geldiniz. Cengiz Özakıncı: Hoş bulduk. Nuriye Atabey: Teşekkür ediyoruz geldiğiniz için bu kadar işinizin arasında. Öncelikle elinize sağlık. Cengiz Özakıncı: Ben teşekkür ediyorum, kolay gelsin. 3. Tarihsel Perspektif: Terörün ve Bölücülüğün Kökleri [2:18 - 6:38] Nuriye Atabey: Ama isterdim ki güzel bir haberle açalım bu yayını. Maalesef dün Ankara'daki haince terör saldırısı karşısında hakikaten böyle kanımız dondu. Yine yüzlerce vatandaşımız üzüldü, kaç tane ocak maalesef söndü. Ve hemen şunu sormak istiyorum size: Türkiye'nin son 30 yıldır maruz kaldığı terör olayları sadece Türkiye'ye özgü müdür hocam? Yoksa Osmanlı'da da biz bu filmi daha önce görmüş müydük? Cengiz Özakıncı: Bu saldırı nedeniyle bütün ulusumuzun başı sağ olsun diyorum ve saldırıda yaşamını yitiren insanlarımızı şehit olarak nitelendiriyorum. Onlar bizim şehitlerimiz, yaralılarımız da gazilerimiz. Bu millet yüzyıllardır teröre kurban veren bir millettir. Bu sadece dün olan sonuncusu. Ama biz yüzyıllardır içimizden, dışımızdan hainlerle kemirilen bir toplumuz. Ama biz varız. Bizi tarihten kazımalarına imkan yoktur. Bizim soyumuzu yok etmeye güçleri yetmez. Biz bu coğrafyada var olacağımız gibi; sadece Anadolu coğrafyasında değil, Asya coğrafyasında da, Avrupa coğrafyasında da, Avrupa'nın ortasında da, batısında da, Amerika'sında da varız. Ve bizim şöyle bir türkümüz vardır: "Tükenmeyiz kırmak ile." Biz tükenmeyiz onların bu gibi eylemleriyle; sadece biliniriz, sadece kenetleniriz, sadece hırslanırız ve tepkilerimizi son derece uygarca ortaya koyarız. Buradan o zaman bir kere daha kötü niyetli saldırganlara seslenelim: Ne yaparlarsa yapsınlar bizim birliğimizi bozamayacaklardır, bunu bilsinler diyelim. Böyle başlayalım konuşmaya. Dediniz ki "Bu geçmişte de var mıydı?" “Türkiye'nin Siyasi İntiharı: Yeni Osmanlı Tuzağı” kitabımda, bugün yaşadıklarımızın aynıyla 1800’lü yıllarda Osmanlı'nın yaşamaya başladığı bir filmi, bizim aynen 1938'den bu yana yaşadığımızın kanıtlarını, belgelerini ortaya koyduk. Bu olayları da yaşadık biz; bölücülüğü, ayrımcılığı... Adları değişiyor, yerleri değişiyor fakat sorunun kendisi değişmiyor. Sorun, toprak koparma sorunu. Osmanlı'nın da başında bir PKK belası vardı. Fakat o PKK Güneydoğu'da değildi, Balkanlar'daydı. Nasıl şimdi Güneydoğumuzu kopartmak istiyorlarsa, Osmanlı döneminde de bizden Balkanları kopartmak istiyorlardı. Ve kopardılar; Yunanistan, Bulgaristan... Balkanları bizden kopartma çabalarında neler yaptılarsa, aynısı şu an Güneydoğu için yapılıyor. Bunun belgelerini, örneklerini kitabımda sıraladım. 4. Büyük Güçlerin Diplomatik Oyunları: Yunanistan'ın Kopartılması [6:38 - 10:59] Cengiz Özakıncı: Çok ilginçtir, Yunanistan'ın bizden kopmasını anlatıyorum kitabımda; nasıl kopartıldığını. Yunanistan'ın Osmanlı'dan kopartılması ile Güneydoğu'nın Türkiye'den kopartılma çabaları, emperyalistlerin uyguladıkları yöntem açısından birebir örtüşen bir çalışma biçimidir. Yunanistan'ı Rusya ayrılığa kışkırtıyor. Efendim, Osmanlı İmparatorluğu'nda Müslümanların koruyucusu halife padişahtır, ona bir şey dediğimiz yok; halife padişah Müslümanları korusun. Fakat Hristiyanların koruyucusu niye bir Müslüman olsun? Katolikleri Fransızlar, "Biz de Katoliğiz" diyerek Osmanlı sınırları içinde yaşayan Katoliklerin koruyucusu kesiliyorlar. Ortodoksları da Ruslar, "Biz Ortodoksuz, Osmanlı toplumu içerisindeki dindaşlarımızın koruyucusu da biz olmalıyız" diyor. Ve Rusya başlıyor 1800'lerden itibaren Osmanlı coğrafyasında yaşayan Ortodoksları ayrılıkçılığa kışkırtıyor. Çok ilginç bir şey var; ilginç olan şu: Rusya'yı, Osmanlı Ortodokslarını ve Yunanlıları ayrılmaya kışkırtan güç aslında Ruslar değil, İngilizler. İngilizler ortada görünmüyor ama sahnedeler. Onlar karda yürür, izini belli etmez. Diplomatları Rus Çarı ve dışişleriyle görüştüğünde, "Niçin Yunanistan'ı ayaklandırmıyorsunuz Sayın Çar? Yunanlıları ayaklandırmayıp Osmanlı'dan kopartırsanız sizin sıcak denizlere inmeniz mümkün. Osmanlı size boğazları kapatıyor, siz dolayısıyla gemilerinizi Akdeniz'e indiremiyorsunuz. Sizi Osmanlı bakın Karadeniz'e hapsetti. Siz Akdeniz'e çıkmak istiyorsanız gelin şu Ortodoks dindaşlarınızı, Yunanlıları örgütleyin, ayaklandırın; bağımsızlıklarını kazansınlar, siz onlar üzerinden Adriyatik'e, Ege'ye çıkarsınız" diye kışkırtıyorlar. "Biz katliyen engel olmayız" diyorlar ve Osmanlı'yı Rusya ile karşı karşıya getiriyorlar. Osmanlı'ya göre Rusya, dindaşları olan Yunanlıları kışkırtıyor; Rusya'dan başka düşmanımız yok. Osmanlı göremiyor bu işin arkasında İngiliz ve Fransızların olduğunu. Ayaklanma örgütleniyor, Yunanlılar ayaklanıyor. Tam kopmak üzereler, İngiltere ve Fransa devreye giriyor. Derhal bir konferans örgütleniyor ve İngiltere, "Yunan bağımsızlığını destekliyoruz" diye bildiri yayınlıyor. Osmanlı şok geçiriyor, Rusya da şok geçiriyor. Rusya, "Hani Yunanistan bizim denetimimizde olacaktı, seninle böyle anlaşmamış mıydık?" diyor. İngiltere de diyor ki: "Ama ben de nihayet Hristiyanım, nihayet mezheptaş olmasak da dindaşız. Ben şimdi Osmanlı'ya ezdirtir miyim hiç Yunanlıları? Yunanlıların ayaklanmasını Osmanlı'ya ezdirtmemek için ben de bu açıklamaları yapıyorum." Fakat Yunanlılar İngiltere'ye sempati duyuyorlar ve koptuktan sonra İngiliz uydusu oluyorlar. Rusya ağzını havaya açıyor. İngiltere bölme işinin bütün masraflarını ve çabalarını Rusya'ya yaptırıp, bölünme aşamasına gelindiğinde bölünen parçayı alıp cebine atıyor. Rusya'nın 100 yıl çalışarak böldüğü Yunanistan'da İngiliz egemenliği kuruluyor. 5. Emperyalizmin Değişmeyen Yöntemi: Fransa, Amerika ve PKK [10:59 - 13:19] Cengiz Özakıncı: Gelelim bizdeki Güneydoğu'ya. Siz anımsar mısınız, yaşınız genç... Gazetelerde bir zamanlar PKK'nın arkasında Madam Mitterand olduğu söylenir, Fransa'nın PKK'yı bölücülüğe kışkırttığı, Kürt kökenli olduğunu iddia eden yurttaşlarımızın ayrılıkçılığa kışkırtılması işinin Fransa'nın başının altından çıktığı söylenir, yazılır ve basında Madam Mitterand'ın haritaları yayınlanırdı. Hani Madam Mitterand nerede? Nerede Fransa? Nasıl oldu da uzun emeklerle ayrılıkçılığı kışkırtan Fransa yok şimdi ortalarda ve Amerika "ham" yaptı? Yani Fransa pişirdi, Amerika yiyor. Soruyu şöyle soralım: Fransa'yı sakın Amerika kışkırtmış olmasın? Sakın Fransa'yı Amerika kullanmış olmasın kendisini perdeleyici bir güç olarak? Fransızlara sesleniyorum: Kendinizi kullandırttınız, ağzınızı havaya açtınız. Bir zamanlar Rusların yaptığı gibi, Kürt ayrımcılığının emeğini siz çektiniz, size çektirdi Amerika; fakat meyvesini Amerika yiyor. Tıpkı Yunan ayrılıkçılığının emeğini Rusya çekip meyvesini İngiltere yediği gibi... Olaylar birbirine çok benzemekte. 6. Osmanlı'nın Avrupa Macerası ve 1949 Avrupa Konseyi Belgeleri [13:19 - 18:55] Nuriye Atabey: Hocam, çok konuşacak şey var hakikaten kitabınızda. Bu bendeki sanıyorum eski baskı, onu da hemen şöyle izleyicilerimize gösterelim ve değerli izleyicilerimize diyorum ki: Lütfen Cengiz Özakıncı'nın bu kitabını okuyun. Çünkü kafanızdaki pek çok soru işareti burada giderilecek. Türkiye nasıl bir siyasi intihara zorlanıyor, Osmanlı nasıl zorlandı? Türkiye birebir bu süreçleri yeniden, bu filmi bize zorla da olsa nasıl seyrettiriyorlar? Hocam, hemen Osmanlı... Şimdi izleyicilerimiz şaşırmışlardır tabii; "Aa Osmanlı nasıl olur da Avrupa Birliği'ne girer?" diye. Osmanlı bayağı girdi. Osmanlı İmparatorluğu gerçekten Avrupa Devletler Konseyi'ne girmiş miydi? Cengiz Özakıncı: Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Devletler Konseyi'ne girdikten 70-80 yıl sonra tarihten silindi. Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa Konseyi'ne girdikten 70-80 yıl sonrasını yaşıyor. Bakın size bir küçük kitapçık getirdim, izleyicilerimiz görsün kapağını. Çok ilginç gerçekten: “10 Yıl Baskısı, Avrupa Konseyi 1949-1959”. Nedense hep Atatürk öldükten sonra cereyan eden olaylar. Ben bir sahaf kuşuyum; eski kitap, üstünden 50 sene, 100 sene, 200 sene geçmiş kitapları merak ederiz. Bu kitabı sahaflarda gördüğümde "Allah Allah, nedir bu böyle 49-59?" dedim. Kitaba baktım, Türkiye'de basılmamış bir kitap. Türkçe ama Strazburg'da basılmış. Kitabın adı “Avrupa Konseyi”. Kitabı aldım, yarım saat içinde okudum bitirdim. Meğer 1949'da Türkiye Avrupa Konseyi'nin üyesiymiş. Derler ki hep "Menderes başvurdu 1959'da Avrupa'ya girmek için." O başvuru, o sürecin bir aşaması. İnönü döneminde ve henüz Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, Türkiye Avrupa Konseyi'ne —şaşacaksınız sevgili izleyiciler— davet edilmiş, davet edilmiş. "Gelin bu konseye üye olun" demişler. Bizimkiler de düşünmüşler, taşınmışlar; "Hay hay, davetinizi beğendik. Bizi Avrupa Konseyi üyeliğine davet ediyorsunuz, kararımız bu konseye girmektir" demişler. Türkiye'nin giriş tarihi 49'un 9. ayı. Diyeceksiniz ki; ya o zaman biz nereye girmeye çalışıyoruz şimdi? Şimdi eşiğinde niye aşınıyoruz? Bakın burada çok önemli bilgiler var bu kitapta. Bir defa “Avrupa Konseyi” adlı kitabın 1959'da Türkçe olarak Strazburg'da basılması, Türkçenin Avrupa Konseyi'nde resmi dil olarak o tarihlerde tanınıyor olduğunun kanıtı. Bugünkü koşullarda ise bizim dilimiz Avrupa'da pek de kullanılan bir dil değil; Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde herkes İngilizce, Fransızca filan konuşuyor, Türkçeyi konuşan yok. Buradaki önemli olan şey, Avrupa Konseyi'nin kültürel olarak neler yapmayı planladığı. Nuriye Atabey: Ben şöyle bir şey okuyayım mı hocam, bir müsaade eder misiniz? Değerli izleyicilerimiz, burada "Üye Memleketler" diye bir başlık var kitapta: "Belçika, Danimarka, Fransa, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İsveç ve İngiltere olmak üzere 10 memleket Avrupa Konseyi statüsünü Londra'da imzalamıştır. 1949 Ağustosunda akdettiği ilk toplantısında Vekiller Komitesi; Yunanistan, İzlanda ve Türkiye'yi bu 10 memlekete katılmaya davet etti. Bu daveti derhal müspet karşılayan Yunanistan'la Türkiye gerek Vekiller Komitesi'nin gerekse istişare meclisinin ilk oturumlarına temsilciler gönderdiler." Sonra Avrupa Konseyi'nin giderlerinin %10'unu Türkiye karşılıyor. 135 tane konsey temsilcisinin epey bir miktarı Türkiye'den gidiyor. Şurada var bütçesi değerli izleyicilerimiz, onları da göstereyim: "Üye memleketlerin halihazırda kabul edilen iştirak payları şöyledir: Fransa, Federal Almanya, İtalya, İngiltere, Türkiye..." Türkiye 5. sırada, yüzde olarak %9.06... Bu Avrupa Birliği bütçesine biz katkı koymuşuz. Cengiz Özakıncı: Evet, şimdi oralardan buralara geldik. Demek istiyorum ki bu kitapla, 49 yılında Avrupa Konseyi ile ilişkilerimiz başladı; şu an üzerinden 60 yıla yakın, 58 yıl geçti. Osmanlı 1856'da Avrupa Birliği'ne girdi, 1918'de tarihten silindi. Kaç yıl olmuş? Demek ki bu Avrupa öyle bir meret ki, içine aldığı Türk'ü 70 yılda bitiriyor. Biz onların anasını ağlatamadığımız sürece onlar bizim anamızı ağlatacaklar. Ne zaman ki biz onların anasını ağlatırız, o zaman onlar bizim anamızı ağlatamazlar. Osmanlı'nın başından bir Avrupa Birliği'ne girme sevdasının geçtiğini, Osmanlı'nın Avrupa Birliği'ne girmek için yırtındığını, yıllarca hangi koşullarla kabul edildiğini bilmemiz lazım. 7. Avrupa Birliği'ne Giriş Bedeli: Azınlık İmtiyazları ve Yabancılara Toprak Satışı [18:55 - 22:47] Nuriye Atabey: Hangi koşullarla hocam? Buyurun. Cengiz Özakıncı: Bir; Osmanlı coğrafyasında yaşayan gayrimüslimlere imtiyaz, ayrıcalık vermek. İki; yabancılara toprak tapulama hakkı tanımak. Yabancılar diledikleri yerde toprak satın alabilmelidirler. Şimdi burada çok ilginç değil mi? Niye ilginç? Şu an Türkiye Avrupa Birliği'ne girmek için çırpınıyor, Avrupalıların dayattıkları şey yine azınlıklar ve yine toprak; yine yabancıya toprak satış kanunları. Atatürk bütün o yabancıya toprak satma kanunlarını Kurtuluş Savaşı'mızda iptal etti, aldıkları tapular falan iptal edildi. Derler ki "Gâvur İzmir" vesaire... O "Gâvur İzmir" olmak koşuluyla biz Avrupa Birliği'ne alındık, yani Osmanlı alındı. Onu anlatayım size: "Gâvur İzmir" adı nereden çıktı derseniz; 1856 yılında Abdülmecid, Avrupa Birliği'ne girebilmek uğruna kendisine dayatılan toprakları yabancılara tapulama hakkını tanıdıktan sonra yabancılar bizim Ege bölgemizde; İzmir, Aydın, Denizli, Uşak, Kütahya'da toprak satın almaya başladılar. Ve o kadar çok toprak satın aldılar ki, oralarda günün birinde Türk toprağı neredeyse kalmadı. Ve hepsi Osmanlıca olan iş yerleri tabelaları, 1858'e gelindiğinde —yani Avrupa Birliği'ne Osmanlı'nın giriş sürecinde— tamamen Fransızca, İngilizce tabelalarla doldu İzmir sokakları. Ve bundan sonradır ki halkımız "Gâvur İzmir" demeye başladı. O kadar "gâvurlaştı" ki (tırnak içinde söylüyorum yani gayrimüslimleşti); gayrimüslim sermayesi, gayrimüslim yatırımı, gayrimüslim iş yerleri doldu ve Müslümanlar tamamen dışlandılar. Bakın burada Abdülaziz, Avrupa Birliği'ne girmek üzere yabancılara toprak satış yasası çıkardıktan sonra İngiliz uyrukluların Ege'de, İzmir'de satın aldıkları toprakların listesi var: A.D. Clark Kuşadası'nda 72.000 dönüm, Meredith Aydın'da 12.000 dönüm, Hatchinson Tire'de 1.560 dönüm, Wilkin 130.000 dönüm, Perkins 16.000 dönüm, Baltazi 247.000 dönüm, Wolf 16.000 dönüm, Edward Buca'da 80.000 dönüm, Abot Smyrna Vineyards Distil Şirketi 25.000 dönüm, Azizi 2.000 dönüm, Asia Minor Pamuk Şirketi Nazilli'de 36.000 dönüm, Paterson Şirketi 47.000 dönüm... Bunları topluyorsunuz, topluyorsunuz; Avrupa Birliği'ne Osmanlı "gireceğim" diye yabancılara toprak satışını serbest bırakınca, Ege'de, İzmir'de, Aydın'da yabancılara 6 milyon dönüm toprak satılıyor. Bu topraklardan sonra Müslüman halkımız oraya artık "Gâvur İzmir" demeye başlamıştır. 8. İslam Halifelerinin Hristiyan Şövalyesi Olma Hikayesi ve Dizbağı Nişanı [22:47 - 26:12] Nuriye Atabey: Çok ilginç notlar var: "İslam halifesi nasıl Hristiyan şövalyesi oldu?" Şimdi kulaklarımıza inanamadık mı diyeceksiniz, hayır. İslam halifesi nasıl Hristiyan şövalyesi oldu ve ne uğurda oldu? Avrupa Devletler Konseyi'ne girmek uğrunda dersek hocam? Cengiz Özakıncı: Evet, şimdi ben onu unutmuştum demin, kısaca anlatalım. 1856'da padişah, Müslümanların başı, Osmanlı'nın padişahı Abdülmecid'e, Avrupa Birliği'ne girme dalaverası içerisinde Fransızlar Légion d'honneur nişanı verdiler. Hemen İngilizler de bugün "Dizbağı Nişanı" adıyla anılan Garter —G-a-r-t-e-r yazılır, Jarter okunur— bir ödül madalyası verdiler padişaha. Bu madalya çok ilginç bir madalya; Saint George Şövalyeleri Hristiyan Tarikatı'nın bir üyeliğidir bu. Ve bir Osmanlı padişahı Abdülmecid, Avrupa Birliği'ne girmek ve artık Avrupalılardan biri sayılmak uğruna bu tarikatın nişanlarını kabul etmiş ve İngiliz Büyükelçisi Sir Stratford Canning törenle padişaha Saint George Şövalyeleri Hristiyan Tarikatı'nın Dizbağı Nişanı'nı takmış ve ona Latince bir yemin ettirmiştir. Edilen yemin şudur: "Aziz Saint George nasıl Hristiyanlığı korumak uğruna şehit düştü ise, ben de aynı biçimde yeryüzünde Hristiyanlığı korumak uğruna gerektiğinde kanımı canımı vermeye ant içiyorum." Nokta. Avrupa Birliği'ne girmek uğruna bir padişah, bir halife, bir Hristiyan şövalye tarikatına, hem de Hristiyanlığı korumak için kanını canını vereceğine dair yeminlerle, törenle alınıyor. Ondan sonra Abdülaziz de 1867'de İngiltere'de Kraliçe Victoria'nın elinden, aynen Abdülmecid'in aldığı Dizbağı Nişanı'nı alır. O da Prens Albert ve Victoria yatında "Aynı Hristiyanlığı canım pahasına koruyacağım" yeminini ederek aynı nişanı alır. Bunlar çok önemli şeyler; iki halifemiz Hristiyan şövalyesi oldular, Osmanlı'yı Avrupa Birliği'ne sokmak uğruna. 9. I. Dünya Savaşı: Hristiyan Parasıyla Alman Güdümlü Cihat [26:12 - 35:16] Nuriye Atabey: Hocam devam ediyoruz, hızlı geçelim çünkü soracağım çok soru var. Geldik Dünya Savaşı'na doğru ve 90.000 Mehmetçiğimizin Sarıkamış'ta donarak ölmesi noktasında, Dünya Savaşı'na biz sözüm ona müttefiklerimizle savaşa girdik ama okuduğumuz zaman aslında bunun böyle olmadığını görüyoruz. Hemen şöyle bir soruyla devam edelim: Hristiyan parasıyla nasıl bir İslami cihata başladık biz? Türkiye, Osmanlı hangi paralarla veya kimden para alarak o cepheyi açtı? Cengiz Özakıncı: Şimdi Osmanlı'nın Avrupa Birliği'ne girme macerası demin anlattığımız gibi dininden bile ödünler verilerek oldu. Fakat Dünya Savaşı'na girmeden önce Osmanlı baktı ki, kendisi Avrupa Birliği'ne girdi ama Avrupa Birliği'ne girmesi ona toprak bütünlüğünü korumayı garanti etmiş olmasına rağmen bu gerçekleşmedi. Tam tersine, Avrupa Birliği ülkelerinin kendisini bölmeyi sürdürdüklerini fark edince Abdülhamid döneminde Avrupa Birliği macerası sona erdi. Artık Abdülhamid'in umudu Avrupa Birliği olmadı. Başlangıçta sadece İngiltere oldu; İngiltere yüzünden Rusya ile kapıştı. Rusya ile savaşırken İngiltere onu yüzüstü bıraktı, "Kıbrıs'ı ver de seni Ruslara karşı koruyayım" dedi. Abdülhamid Kıbrıs'ı kiraladı malum İngilizlere ki hani Ruslara karşı İngiltere onu korusun vesaire. Sonunda Abdülhamid önce Japonya'ya sonra Almanya'ya dost elini uzattı. Neden? Çünkü İngiltere bizi Ruslarla kapıştırıp aradan habire toprak kapıyordu. Japonlar da Ruslarla savaşıyordu. İngilizlerden yardım almanın faturasının çok pahalı olduğunu görünce; evet İngilizler Rusya'ya karşı yardım edebilirler ama karşılığında o kadar büyük şeyler istiyorlar ki, Rusya galip gelse zaten onu alacak. O zaman önce Japonlarla, sonra da Japonlar üzerinden Almanlarla işbirliği yaptı. Almanya; İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın dünyadaki bütün sömürgeleri kapmış olmalarından sonra kendisine yeni bir yer arayışındaydı. Alman Kralı II. Wilhelm, "Osmanlı ile müttefik olursak Osmanlı coğrafyası olduğu gibi benim denetimim altına girer" diye düşündü ve stratejisini dünyada "Müslümanların koruyucusu Almanya ve Alman Kralı II. Wilhelm" şeklinde yansıttı. Almanya'nın stratejisi Osmanlı'yı bir bütün olarak koruyup kendi uydusu haline getirmekti. Bunun için Wilhelm Kudüs'e gitti, hacı oldu —Alman Kralı, İslamları kandırabilmek için. Bakın bu kitapta gösterelim; Wilhelm'in Kudüs gezisi vardır, tarihi 1898. Bu tarihte burada Alman Kralı Wilhelm'in Kudüs gezisi ile ilgili Amerikan kolonisi tarafından çekilmiş 30 adet fotoğraf var. II. Wilhelm Kudüs'te kendisini bütün dinlerin koruyucusu, hassaten de İslamların koruyucusu ilan ediyor. Ve biz de ona hemen yakışıyoruz, "Hacı Wilhelm" diyoruz. Yıl 1914, Dünya Savaşı patlayacak. Osmanlı'nın tarafsız bir durumu var fakat Wilhelm'in stratejisi nedeniyle Osmanlı ordusu ve devlet bürokrasisinin büyük ve etkin kesimi tamamen Alman işbirlikçisine ve neredeyse Alman subayına dönüştüğü için —Deniz Kuvvetleri Başkanı Alman, ordunun bütün kritik yerlerinde Almanlar var— ve Almanlar bütün en üst rütbeli subaylarımızın hepsine demir haç nişanı takmışlar göğüslerine. Enver Paşa, Almanların en büyük işbirlikçisi, göğsünde Alman Demirhaç nişanı var. Cemal Paşa'nın göğsünde Demirhaç nişanı var. Padişah 5. Mehmet Reşat, onun da göğsünde haçlı madalyası var. Bütün bunların fotoğrafları da burada kitapta mevcut. Osmanlı, Alman işbirliği nedeniyle göğsünde Alman demir haçlarını sallandıra sallandıra I. Dünya Savaşı'na Almanya safında girmiştir. Kitapta Enver Paşa'nın, Cemal Paşa'nın Genelkurmay Başkanı Alman Bronzart eşliğinde birlikte Kudüs'e gidip cihat ilan ettikleri fotoğraflar var. "Ey din kardeşlerimiz, Araplar! Gelin bizimle birlikte cihada!" diye seslenirken göğüslerinde haç sallanıyordu. Dindaşımız Arap kardeşlerimiz senin o cihat çağrına icabet eder mi? Senin ağzından "Cihat ilan ettik, gelin cihada" sözü çıkıyor ama göğsünde Alman'dan aldığın haç sallanıyor; böyle bir inandırıcılığı olabilir mi? Atatürk ondandır ki —Atatürk çok önemli— vatan kurtulduktan sonra çıkarttığı ilk yasalardan bir tanesinde, "Türkler asla yabancı devlet nişanları takamazlar, taşıyamazlar ve kabul edemezler" yasasını çıkartmıştır. Ve Atatürk, savaşan Alman komutanlarıyla, Osmanlı ordusundaki Alman egemenliğine isyan eden komutanlardan bir tanesidir. Osmanlı Devleti'nin Genelkurmay Başkanı'nın Alman olması yeterince rezalet değil mi? 10. Lawrence'ın Başarısı ve Günümüzdeki "Türban" Siyasetinin Kökeni [35:16 - 40:40] Nuriye Atabey: Şimdi tabii özetleyerek gitmemiz lazım Cengiz hocam. Hacı Wilhelm'i "Hacı Wilhelm" yaptık. Zaman zaman günümüzde hatta basında "bilmem falanca Müslüman oldu", "işte Prens Charles mı?" gibi tartışmalar tamamen İslam dünyasına bu insanları şirin gösterme ve medyanın bir manipülasyonu diyebilir miyiz hocam? Kitabınızda bununla ilgili ayrıntı var ama ben çok kısa geçmek istiyorum çünkü esas günümüzü enterese eden çok önemli bir soru sordunuz. Buyurun. Cengiz Özakıncı: Bugün bütün bu çabalar, yani Wilhelm'in kendisini İslam'ın koruyucusu ve gizli Müslüman ilan etmesi, Kur'an'daki Maide Suresi'nin 51. ayetini nasıl devre dışı bırakırız gereğidir, söyleyim size. Maide Suresi 51. ayeti der ki: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velisidirler. Sizlerden her kim onları veli edinirse, o da onlardan olur. Kuşkusuz Allah zalim toplumu doğru yola eriştirmez." Bu ayet Müslümanların, kendi dinlerinden olmayanları kendilerine önder, veli, dayanak kabul etmelerini önlüyor. Ama Osmanlı, Almanya ile işbirliği yapıp Alman komutasında cihada gidecek, savaşa gidecek. Bu ayete rağmen bu yapılabilir mi? O zaman "Wilhelm Müslümandır" söylentisi çıkartılarak, Maide Suresi'nin bu ayeti işletilerek "Siz Kur'an'a göre yanlış bir iş yapıyorsunuz" denilmesi önlenmeye çalışılıyor. Günümüzde de Prens Charles, özellikle İngiltere kraliyet ailesi, onlar da Maide Suresi'nin 51. ayetini atlatabilmek için kendilerini Müslüman gösteriyorlar. "Tony Blair günde beş vakit Kur'an okurmuş", "Prens Charles, Tony Blair'in cebinden hiç Kur'an'ı eksik etmezmiş", "Prens Charles da zaten öyleymiş" gibi söylentilerin çıkartılması, Müslümanlar üzerinde "Bizim yaptığımız bu işbirlikleri Maide Suresi'nin 51. ayetine aykırı değil" diyebilmek içindir; başka hiçbir nedeni yok. Hayır bitmedi, Almanlar 5 milyon altın vererek aynı zamanda bizi kendi saflarında savaşa soktular, Mehmetçiğin kanı döküldü. 5 milyon altını da tamamen peşin alsak içim yanmayacak; vadeli borç olarak veriyor onu ve bizi %6 faizle, kendi adına kendi paralı askeri olarak savaştırıyor. Almanya bunu yapıyor. Bu taraftan İngiltere "Arap Cihadı" ilan ediyor Lawrence'ın çabalarıyla ve Şerif Hüseyin'in çok büyük katkılarıyla —ki oradaki Araplara en büyük hainliği yapan insandır. Dolayısıyla Alman malı cihada karşı, İngilizler de Arap cihadını ilan ettiriyorlar. Wilhelm hacı oldu, kendine gizli Müslüman dedirtti ama başaramadı; Lawrence başardı, İngiliz başardı. "Niye?" sorusunu bir soralım: Niye başardı? Sen Osmanlı Türkü olarak göğsünde haçlı madalya sallandıra sallandıra Arap din kardeşine gidip "Cihat ilan ettik, bizimle gel" diyorsun; ama Lawrence Arap kılığında gidiyor. İngiliz ajanı Lawrence Araplara, "Gelin kardeşlerim, Osmanlı asıl dinden çıktı, görüyorsunuz göğüslerinde haç var hepsinin. Gelin benim arkamdan bir Arap hilafeti yapalım ve Osmanlı'yı vuralım" dediği zaman Arap tabii ki kendisi gibi giyinen İngiliz Lawrence'ın arkasından gidecektir. Buradan bugüne hemen atlayacağız, çok önemli bir şey: Türban nereden kaynaklanmaktadır? Almanların Osmanlı ile ilişkisinde Türk-Osmanlı hilafetinin çağırdığı cihadın başarılı olamayıp, İngiliz Lawrence'ın cihat çağrısının başarılı olmasından ders çıkarmış olan emperyalizm, Türkleri yeniden Ortadoğu'da kullanabilmek için kılık kıyafetinin Araplara ve diğer Müslümanlara "Müslüman gibi" gelmesi gerektiğinin dersini çıkardı da onun için Türkiye'nin kafasına türbanı geçirdiler. Anladınız mı? Lawrence'lık yaptıracaklar çünkü Türkiye'ye. Alman'ın yaptığı hatayı Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi'nde tekrarlamıyor. Amerika, Alman'ın Dünya Savaşında yaptığı hatadan ders çıkararak; Büyük Ortadoğu Projesi ya da Geniş Ortadoğu Stratejisi'nde bütün Ortadoğu'daki İslam ülkelerinde Türkiye'yi koçbaşı, maşa olarak kullanmasının ancak Türklerin İslami bir görüntüye sokulmasıyla mümkün olabileceğini bildiğinden dolayı Türkiye'nin başına türbanı doluyor Amerika. İşte anladık mı niçin Türkiye'ye eşi türbanlı olan bir cumhur imamı seçilmek isteniyor? Ona cumhurbaşkanı demezler, ona cumhur imamı derler. 11. II. Dünya Savaşı, Hitler ve Amerika'nın Mesihlik Rolü [40:40 - 46:07] Nuriye Atabey: Hocam bu oyunu Almanya Dünya Savaşı, hatta ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa'nın bütün kademeleri, işte Genelkurmay Başkanı dahil, Almanya bunu oynuyor. Geliyoruz Atatürk ve sonrasına —yalnız Atatürk dönemi 1938 hariç tutuluyor. Almanya'an boşalan yeri bir şekilde Amerika dolduruyor ve bu sefer sizin biraz önce özetlediğiniz, başımıza sarmaya çalıştıkları... Biz ki binlerce yıldır bu güzel dini, bu olağanüstü akla, fenne, ilme, mantığa yatan dini kendimiz yaşar iken nedense Amerika diyor ki: "Hayır, siz bunu bilmiyorsunuz, ben size daha iyi öğretirim." Gerek Türk-İslam sentezi, gerek Ilımlı İslam modeli, gerekse de Osmanlıcı/Halifeci modelle Türkiye'de belli kesimleri bu şekilde etkilemeye ve bunları Türkiye'nin başına musallat, yani bela etmeye başlıyor. Şimdi bu noktada aynen Wilhelm'in yaptığını yapmaya, Lawrence'ın yaptığını... O dönem Hacı Wilhelmler varsa bu dönemde işte Müslüman Charles'larımız türemeye başladı. Türkiye'de Arusi tarikatı var, tarikat çok önemli bir çıkış noktası. 1950 özellikle Cemal Kutay'ın... Hani anlı şanlı tarihçimiz diye bize yıllardır öğretilmeye, dayatılmaya çalışılan, Milli Eğitim sistemimiz içerisindeki Cemal Kutay'ın yazmış oldukları gerçekten ibret verici. Nasıl oluyor da bir şekilde komünizm tehdidi altında Katolikler ve Evangelistler bu modeli desteklemeye başlıyorlar? Hocam hemen, çünkü dünümüze gelmek zorundayız, bir reklam aramız var. Reklam aramıza gelmeden önce hemen hızla geçelim, aslında Hitler'in oynadığı bir Wilhelm oyunu var, lütfen onu rica edeyim, o önemli. Çok kısa rica ediyorum. Cengiz Özakıncı: Şimdi Hitler dünyaya egemen olmak istediğinde, İslam'ı kullanmadan Ortadoğu coğrafyasına egemen olmanın mümkün olmadığını ta Wilhelm'den bildiğinden dolayı —ki Büyük Ortadoğu Projesi'nin kökenleri ta Wilhelm II'ye gider, 1890'lara gider— Wilhelm'in Dünya Savaşı'nda uygulamak istediği şey Büyük Ortadoğu Projesi'ydi. Hitler'in de II. Dünya Savaşı'nda uygulamak istediği şey yine bugün Amerika'nın bize "Büyük Ortadoğu Projesi" diye yutturmaya çalıştığı şeydi. Hitler de Müslümanları kullandı. Hatta Kudüs Müftüsü El-Hüseyni dünyadaki bütün Müslümanları örgütleyip Hitler'in arabasına koşmakla görevliydi. O da "Hitler Müslümandır" yalanını çıkardı, o Maide Suresi'nin 51. ayetini yine atlatabilmek için. Bu defa da adı güya "Ali Haydar"mış; "Haydar Hitler" diyorlarmış, yani Heil Hitler aslında "Haydar Hitler"miş. Hitler'in annesinin evi Mısır yakınlarındaymış, Mısırlılar "Hitler'in annesinin evidir" diye bir barakayı çeviriyorlar, orayı tavaf etmeye başlıyorlar; Hitler'in Müslüman olduğuna o kadar inandırılıyorlar. Hitler'in işbirlikçisi Mussolini'nin adı da meğer "Musa Nili"ymiş, "Nil'in Musa'sı"ymış ve yine II. Dünya Savaşı'nda da Müslümanlar kullanılmıştır Hitler'in amaçları doğrultusunda. Bunu kitabımızda uzun uzun belgeleriyle anlatıyoruz. Fakat hiçbir yerde anlatılmayan başka bir şeyi kitabımızda anlatıyoruz: Meğer Hitler'in de arkasında bir kuklacı varmış. Hitler'in arkasındaki kuklacı Amerika'ymış; meğer General Motors şirketiymiş, meğer Ford Motors şirketiymiş, meğer IBM'miş... Chase Manhattan sermayesi dedikleri, onların belgelerini çıkarttık. Hitler'in de bir kuklacısı var, yani yine Amerika perdede. Bütün bunlar olup bittikten sonra, II. Dünya Savaşı yine Büyük Ortadoğu Projesi Hitler'inki de sökmeyip bitince, bu defa o ana kadar perde arkasında kalan Amerika "İslam'ın lideri" olarak ortaya çıkıyor. Yalnızca İslam'ın olsa iyi, "Bütün dinlerin lideri benim" diyor. "Rusya vardır, dinsizdir; bütün dinliler benim önderliğim altında birleşerek Rusya'ya karşı duracak, bütün dinlerin lideri benim" diyor. İşte o 1948 yılında derin devletin istihbarat teşkilatı diyebileceğimiz —istihbarat tarikatı diyelim, istihbaratçıların doluşmuş bulunduğu gizli devlet tarikatı diyebileceğimiz— Arusi tarikatı şeyhleri, Ömer Fevzi Mardin başkanlığında Amerika'yı "insanlığı kurtaracak Mesih" ilan ediyorlar. Amerika'yı "Mehdi" ilan ediyorlar ve Amerika'nın önderliğinde İsa'nın vücut bulup dirildiğini söylüyorlar. Ve Amerika'nın bütün söylediklerinin Kur'an'da zaten yazılı olduğunu iddia ediyorlar. Ve Roosevelt "gizli Müslüman" ilan ediliyor. Yine Maide Suresi'nin 51. ayetini atlatmak için Amerikan Başkanı Roosevelt gizli Müslüman ilan ediliyor; kitapta ayrıntılarıyla yazdım. Amerika'nın bütün Türkiye ve dünya dinlerini İsviçre'de bir merkezde örgütlediğini, Evangelist bir rahibin 1949'da İsviçre'nin Caux (Ko) kasabasında bulunan 1500 odası olan bir şatoda bütün din merkezlerini orada kurduğunu; Katoliklerin de, Protestanların da, Ortodoksların da, Müslümanların da o şatodan Amerika'nın istediği biçimde örgütlenip Amerika'nın istediği biçimde çalışmalar yaptığını, şatodaki Türk temsilcisinin Ömer Fevzi Mardin olduğunu... Kendisi istihbaratçı, Hamidiye kahramanı Rauf Orbay'ın sağ kolu, Teşkilat-ı Mahsusa'nın Umur-u Şarkiye Dairesi Başkanı —yani Teşkilat-ı Mahsusa o dönemin MİT'i— onun başkanı Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'yı Mesih ilan eden "Dinlerarası Diyalog" kurumunu kuruyor. Ve çok ilginçtir, Ömer Fevzi Mardin'in yazdığı ilk kitap nedir biliyor musunuz? “Dinler Arası İlmihal”. Yani bütün dinlerin ortak olarak uygulayacakları bir ilmihal üretiyor. Nasıl olabilecekse yani; Hristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin bir ortak ilmihali. Nuriye Atabey: Peki hocam, bu korku filmine devam edeceğiz, korku filmi gibi... Ama reklamlardan sonra değerli izleyicilerimiz, korkmayın ama reklamlardan sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz. 12. İzleyici Soruları ve Müdahale: Avrupa Konseyi - Avrupa Birliği Farkı [46:07 - 51:42] Nuriye Atabey: Değerli izleyicilerimiz, öncelikle hem telefonla bizleri aramanız hem de iletileriniz için çok teşekkür ediyorum. Sizlerin camın arkasındaki varlığınız bizleri güçlendiriyor ve bizleri daha çok araştırmaya, daha çok okumaya ve daha çok yazmaya itiyor. Çok sayıda soru var değerli izleyicilerimiz. "Cengiz Özakıncı'nın kitaplarını nerede bulabilirsiniz?" Hocam bunu çok soruyorlar. İsterseniz izleyicilerimize bu konuda bir bilgi verelim. Kitapçılarda var mıdır sizin kitaplarınız? Cengiz Özakıncı: Şimdi, benim değil hiçbir ulusalcı yazarın —sadece benim değil hiçbir ulusalcı yazarın— bu ülkenin, bu ulusun çıkarları doğrultusunda gözleri açacak biçimde yazdığı kitapları her yerde bulmak mümkün değildir. Orhan Pamuk'un kitaplarını her yerde bulabilirsiniz, Harry Potter'ları her yerde bulabilirsiniz, vatanımıza milletimize aykırı fikirler satan yazarların kitaplarını her yerde bulabilirsiniz ama yurtsever, vatansever yazarların kitaplarını her yerde bulamazsınız sevgili izleyiciler. Ama şudur; gerek “Türkiye'nin Siyasi İntiharı” gerekse “İblis'in Kıblesi” kitabım kitapçıların bir kısmında var, bir kısmı getirmiyor; ama kitapçınıza gider "Şu kitabı getirtin istiyorum" derseniz mutlaka getireceklerdir. Kitabın adını söylerseniz mutlaka o size onu getirecek. (E-posta adresi sorulması üzerine) E-posta adresi yok, küfürler edilebiliyor onun için yapmadım. Saldırılardan korkuyor değiliz ama niye ağzımın tadını bozayım şimdi? Nuriye Atabey: Evet hocam. Bir izleyicimiz, Nil Çetinkaya, bizi şu konuda uyarıyor, ben size ileteyim: "Verilen bilgiler çok güzel ancak kavram kargaşası yaratıldı. Avrupa Birliği'nin kuruluşu 6 ülkenin Kömür ve Çelik Birliği'ni oluşturmasıyla başlıyor. AB Konseyi ile AB'nin aynı kurulmuş gibi gösterilmesi yanıltıcı olabilir mi?" diyor. Buradaki AB Konseyi, sanıyorum şu tarihteki konsey zannediyor Nil Hanım ama biz bunu 1850'lerdekinden bahsediyoruz değil mı? Onu bir açıklarsanız hocam. Cengiz Özakıncı: Şöyle; Osmanlı döneminde kurulan birliğin adı Avrupa Devletler Konseyi (European Concert) ama o da o günün Avrupa Birliği. Avrupa ülkeleri bir federasyon kurmaya kalkmışlar, nasıl şimdi ona çalışıyorlarsa. Yani Avrupa Birliği bugün ilk kez II. Dünya Savaşı'ndan sonra örgütlenmeye kalkılmış bir şey değil. Fransa'da Napolyon savaşlarından sonra, 1815'te Viyana Kongresi ile Avrupa devletleri Fransa'ya karşı bir araya gelmeye kalkmışlar, o birliğin adına da “European Concert” (Avrupa Konseri) demişler. Ama özü, amaçları, doğrultusu, her şeyi bugünkü Avrupa Birliği'nin aynısı. Fikir babası da Metternich. "Avrupa'yı bir federasyon yapalım da kendi içimizde didişmeyelim" diyor. Osmanlı, örgütlenen bu Avrupa Birliği'nin kendisini yemek üzere birleştiğini algılayınca, "Ben eğer Osmanlı olarak o Avrupa Birliği'nin içine girmez isem bu Avrupa beni bölecek" diyor ve toprak birliğini korumak için Avrupa Birliği'ne girmeye —tıpkı bugünküler gibi— davranıyor. O uğurda ne tavizler veriyor; verdiği o tavizler yıkılmasına neden oluyor. 13. Siyonist Plan: Ulus Devletlerin Tasfiyesi ve İslam Federasyonu [51:42 - 1:01:44] Nuriye Atabey: Hocam, sorular, çok sayıda soru var izleyicilerimizden, onları da aktarmak durumundayız. Bir izleyicimiz hemen bizi bilgilendirmiş: Biraz önce iki halifemizin de, padişahımızın da (hem Abdülmecid hem Abdülaziz'in) halife olarak aynı zamanda Hristiyan nişanı aldıklarını söylemiştik. Bugün onu merak edenler Topkapı Sarayı'nda Kaşıkçı Elması'nın yanındaki teşhir bölmesinde bu mavi dizbağı nişanının sergilendiğini söylüyor bir izleyicimiz. Buradan meraklısına duyurulur. Gerçi kitapta zaten resmi de var ama gerçeğini de Topkapı Sarayı'nda görebilirsiniz. Cengiz Özakıncı: Kanıtlar elimizde, kanıtlar Topkapı Müzesi'nde. Kaşıkçı Elması'nın hemen yanındaki bölmeye baktıklarında gerek Abdülmecid'e gerekse Abdülaziz'e Avrupa Birliği'ne girme karşılığında verdiği ödünlerin belgeleri, kanıtları, Hristiyan Saint George Tarikatı'na giriş belgeleri orada sergilenmektedir. Sergileyen de ne olduğunu bilmeden sergiliyor. Umarız bu yayından sonra "Eyvah, Osmanlı tarihimizde halifelerimizin Hristiyan tarikatı üyesi olduğunun belgelerini niye orada tutalım? Hadi kaldırın bunları depoya" demezler. Nuriye Atabey: Yine sürekli izleyicilerimden sevgili Fehmi Göçmen Bey, hürmetler bütün Göçmen ailesine, diyor ki: "Ne zamanki bu ülkenin siyasileri ve sözüm ona aydınları Anadolu'yu gövde, Avrupa'yı bu gövdenin başı görmekten vazgeçerlerse o zaman biz doğruyu bulmuş olacağız." Katılmamak mümkün değil. Hocam, reklam arasından önce demiştik ki Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog modeli Türkiye'yi... Özellikle mesela Vatikan bizim laik olmamızdan çok rahatsız, laiklik çizgimizden bizi çıkartmaya çalışıyorlar. Buradan devamla, buyurun söz sizin. Daha sonra yine sorularımı soracağım tabii size. Cengiz Özakıncı: Kendilerini ulusalcı, milliyetçi gibi gösteren bir taife diyor ki: "Biz İslam toplumuyuz, Avrupa Hristiyan toplumudur. Bizim İslam ülkelerinin lideri olmamız gerekir" diyorlar ve böylece milliyetçi görünüyorlar. Papa ne diyor? "Burası Hristiyan bir coğrafya, siz bir İslam ülkesisiniz; siz gidin İslamların başı olun." Peki niye Papa'yı Türk milliyetçisi saymıyoruz? Aynı şeyi söylüyor Papa. Erbakan'ın Milli Nizam Partisi ile birlikte 1969'da ortaya attığı "Türkiye İslam ülkelerinin başı olsun" tezi Katolik tezidir. Çünkü Katolik Roma, Türkiye'ye böyle bir misyon biçmiş, Sayın Erbakan da bu misyonu üstüne giymiş. Tıpkı Enver Paşa gibi, İslam coğrafyasında İslam birliği kurmak nasıl Almanya tarafından bize şırınga edildiyse, aynı şekilde II. Dünya Savaşı'ndan sonra da bize başkaları tarafından şırınga edildi; yani İslam'ın bayraktarı, cihangiri olmak vesaire. Bakın, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika tek dünya devleti kurmak istedi. Siyonist Ahmet Emin Yalman, gazeteci, bir dernek kurdu 1949 yılında: “Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti”. Yıl 1949. Yani Türkiye'de Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti kuruluyor. Kim kuruyor? Ahmet Emin Yalman. O kim? Hem mason hem Sebataycı. Sebataycı deyince zannetmesinler ki bir kesimi bir kesime kırdırmaya çalışıyoruz, bir nefret yaratmak değil; tespit ediyoruz, sadece bir tespitte bulunuyoruz. Siyonist olması önemlidir; siyonist demek dünyada tek dünya devleti kurmaya çalışan adam demektir, bütün devletleri yok edecek, tek dünya devletine bağlayacak. Dünya Savaşı'ndan sonraki stratejist Amerikalı diplomat William Bullitt'tir. William Bullitt tek dünya devleti kurulmasını önermiştir, soğuk savaşı başlatan adamdır (Kennan değildir). Ve planı nedir biliyor musunuz? Dört din: Hristiyanlık, Müslümanlık, Musevilik, Budizm... Biri Avrupa ve Batı'da bir federasyon kuracak —işte Avrupa Birliği. Müslümanlık Ortadoğu'da ve İslam coğrafyasında bölgesel federasyon biçiminde örgütlenecek (Müslüman devletler). Budist devletler de Çin gibi, Kore gibi, onlar da Asya'da bir bölgesel federasyon kuracaklar. Ulus devletler olmayacak tabii, yani bir İslam federasyonu kurulacak, İslam Devletleri Federasyonu. Tabii laik devlet bu modele uymuyor, o zaman ulus devletler gidecek, uymuyor tabii model. Avrupa'da da tek bir federal devlet olacak, o da Hristiyan temelleri üzerine kurulacak. Sonra bu ulus devletleri içinde eriten dinsel federasyonlar tek bir otoriteye, o da dünya devletine bağlanmış olacaklar. İşte siyonist plan budur. Sorarım size: "İslam devletleri tek bir federasyon olsunlar, bunun da başı Türkiye olsun" diyen adam, siyonist planın İslamlar için öngördüğü planın icracısından başka nedir diye sormak gerekir. 14. Şapka Devrimi ve Karşı Devrim Olarak Türban [1:01:44 - 1:06:58] Nuriye Atabey: Şimdi, 1990 soğuk savaş bitimine kadar bu model üzerinde çalışıldı. 90 sonrası günümüze geldiğimiz noktaya kadar da pek çok insanı bize stratejist olarak tanıttılar: Efendim işte Huntington tezleri, Paul Henzeler, Graham Fullerler, Fukuyamalar... Dolayısıyla bunların misyonları ne idi, nedir halen geçerli olmak üzere? Sanıyorum yanlış bir şey söylemiyorum değil mi Sayın Özakıncı? Bu laiklik özellikle Türkiye'deki bu bağlamda bu insanları niçin rahatsız ediyor? Temel sorumuz bu. Ve Amerika Birleşik Devletleri dünkü saldırıyla da bağlantılı olarak PKK'nın bu kadar Kürt ve İslam modeli, yeni bir model, yani yeni bir ayar çekildi Türkiye'ye. Dolayısıyla bu bağlamda tamamının şöyle bir resmini çekerseniz sevinirim. Yine dinin emperyalist amaçlar doğrultusunda kullanılması, sömürülmesi söz konusu günümüzde de. Cengiz Özakıncı: Zaten bu “Türkiye'nin Siyasi İntiharı: Yeni Osmanlı Tuzağı” kitabında dinlerin emperyalist çıkarlar doğrultusunda kullanılmasının örneklerini 1800’lü yıllardan başlayarak bugüne kadar getiriyoruz. Burada demin isterseniz arada bir 45-90 dönemini hızlı geçtik, biraz önce anlattınız. Şimdi 45-90 döneminde Türkiye hızla Amerika'nın tek dünya devleti kurma stratejisine girdi. Strateji neydi? Her dinin yayıldığı coğrafyada bölgesel federasyon şeklinde örgütlenecek. Bunun Amerika'nın Pentagon'unda, CIA'inde yapılan planlarında İslam'a düşen neydi? Türkiye'ye ve İslamlara düşen neydi? Ortadoğu bölgesinde, İslam coğrafyasında ulus devletlerin ortadan kaldırılması, ulus devletlerin bir İslam Federasyonu içinde eritilmesiydi. Bunun da dünya devletine bağlanmasıydı. Şimdi bu strateji uyarınca ne yapılması gerekiyor? Türkleri bir defa ulus devlet düşüncesinden, laik Türkleri ulus devletten koparmadıkça, laiklikten koparmadıkça Ortadoğu'da Türkleri de içine alan bir İslam Federasyonu kurmak mümkün müdür? Değildir. Demek ki İslam ülkeleri içerisinde Türkiye, ulusal devlet niteliğiyle, laik devlet niteliğiyle önce "İslam devleti" niteliğine dönüştürülmedikçe, tek dünya devleti kurmak isteyen siyonistler bölgede bir İslam Devletleri Federasyonu kuramayacaklar. Şimdi buna Irak pek fazla engel değil, Suudi Arabistan engel değil, Fas engel değil, Libya engel değil, Tunus engel değil, Cezayir engel değil, Birleşik Arap Emirlikleri engel değil, Kuveyt engel değil, Pakistan engel değil... Yani sayabiliriz. Bir tek engel var, buna direnen bir tek Türkiye. Türkiye'yi içine almayan bir İslam birliği de İslam birliği sayılmayacağından dolayı; öyleyse dünya devleti kurmanın İslam ayağını tamamlamak için, İslam federasyonu kurmak için Türkiye'nin ulus devlet yapısının yıkılması, yerine İslami devlet yapısının oturtulması gerekiyor. Laik yapısının bu nedenle ortadan kaldırılması gerekiyor. Niçin "türban türban" diye tutturduklarını anlıyor musunuz? Türkiye'de devleti yönetenler nezdinde —çünkü devleti yönetenler dış ilişkidedirler, yani Başbakan eşini alıp gider Birleşik Arap Emirlikleri'ne de gider, Mısır'a da gider, Suudi Arabistan'a da gider— İslam coğrafyasındaki insanları Türkiye'nin laikliği bıraktığına inandırmak gerekir ki Türkiye etrafında toplayabilsinler. Bu görüntüye yansımalı ki inanabilsinler. Yani Türk devlet yöneticileri Arap ülkeleriyle, İslam ülkeleriyle gidip gelmelerinde yanlarındaki eşleri türbanlı olursa onlar diyecekler ki: "Ha bakın Türkiye artık laiklikten uzaklaştı, öyleyse Türkiye ile bir İslam birliği kurmak mümkündür" diyebilsinler diye türbana önem veriyor Amerika. Türbanlı bir cumhurbaşkanı, eşi türbanlı olan bir cumhurbaşkanı seçilmesinde bu kadar ısrarın nedeni de Türkiye'yi diğer İslam ülkeleri gözünde laikliği bırakıp İslam'a dönmüş bir ülke olarak tanıtmak içindir. Şapka devrimi niçin yapılmıştır? Bunu hiçbir yerde söylemedim, hadi şimdi burada sizin programınızda söyleyeyim: Atatürk niye bütün devrimlerini önce şapka devrimiyle başlattı? Neden? Mahmut neden fes ile başlattı ve festen sonra bütün devrimleri yaptı? Bir devrime halkın uyup uymadığı ancak sokağa bakıldığında anlaşılabilir. Siz yazı devrimi yaparsınız fakat adam evinde eski yazıyla yazabilir. Siz ona okullarda ulusalcı düşünceler aşılarsınız, adam sırf sınavlardan geçmek için o ulusalcı düşünceleri benimsemiş gibi sınav kağıdı doldurur ama kafasında hala padişahçılık vardır; bunu ilk bakışta göremezsiniz. Ama "Şapka giyilecek" dediğiniz zaman şapka giyiliyorsa, bu toplumda çıplak gözle gözlenebilir. Şapka giyilecek emrini veren lider sokaklarda dolaştığı zaman emrinin uygulanıp uygulanmadığını derhal görebilir. Liderimiz Atatürk bütün devrimlere şapka devrimiyle neden başlamıştır biliyor musunuz? "Ben bir şey istediğim zaman karşıda gör, halk ona uyuyor mu?" diye denemek için. İşte şapka devrimi yapıldığında halkın buna büyük bir çoğunlukla uyduğu çıplak gözle görüldükten sonradır ki başlamıştır diğer devrimlerine tak tak tak. O zaman hemen atlayalım: Niçin türban karşı devrimi yapılıyor? Hadi buradan bu sorunun cevabını verelim: Eğer türban emrine uyanların sayısı çoğalırsa, o zaman diğer karşı devrimler de yapılabilecektir. Arap yazısına da geçilebilir, çünkü Osmanlı'ya dönüşülebilir, İslam devletine dönüştürülebilir. İslam devleti derken İslam'ya karşı olduğumuz zannedilmesin. İslam dünyanın en mükemmel, en akılcı dinlerinden biridir; bunu bizim izleyicilerimiz biliyorlar. İslam farklı bir şey, İslamcılık farklı bir şey. Simit satana nasıl simitçi denirse, İslam'ı satan adama da İslamcı denir. Biz İslam'a karşı değiliz, İslamcılığa karşıyız. Ben hem laikim hem Müslümanım, hem ulusalcıyım hem Müslümanım. Meydanlarda nutuk atan bir takım liderler var; "Atatürkçüysen Müslüman olamazsın, laiklikle Müslümanlık bağdaşmaz" diye nutuk atanlar var. İşte onlara karşı cevabım: Ben bir Türk aydını, hem Müslümanım hem laikim; hem Müslüman hem laik olunabilir. Ama İslamcı olmak başka bir şey. Nuriye Atabey: Hocam bu bağlamda mitingler önemli bir gösterge midir bütün dünyaya ve başta Türkiye'ye? Cengiz Özakıncı: Kuşkusuz, mitingler laiklik için yapılmıştır. Fakat laiklik ve onun dışında olumsuz giden her şeye karşı duyulan tepki; toprak satışlarına tepki, yabancılara toprak vermeye tepki, Kıbrıs'ın elden çıkartılmasına tepki, bölücülüğe etkin karşı koymayı önleyenlere karşı tepki... Yani Türkiye'nin ulusal onurunun ayaklar altına alınmasına karşı duyulan tepkiyi o mitinglerde dışa vurmuştur. O mitinge gelen insanların İslam'la bir derdi yoktu, İslamcılıkla bir derdi vardı; bunu vurgulamak gerekir. Bizim ülkemizde İslamcılıktır eleştiri konusu olan, İslam eleştiri konusu değildir, bunu çok iyi vurgulamamız gerekiyor. 1992'de Zaman Gazetesi'nden kesilmiş bir küpürüm var. Benim 300.000'e yakın küpürüm var; ilginç bulduğum küpürleri keser saklarım, bir gün size onu gönderirim gösterirsiniz izleyicilerinize. Bal kutusu, kavanoz... Kavanozun üstünde etiket, bu bir reklam fotoğrafı: "Çam balı İslami usulde üretilmiştir" diyor. Arı balı İslami usulde nasıl üretir? Nuriye Atabey: Allah, bilemiyorum hocam, yani o Müslüman ayrıca bir şey herhalde. O ayrıca bir herhalde arıları Müslüman ediyorlar. Ulaya sormak gerekir, bu ulema işi karışır. Cengiz Özakıncı: Ben o arının o balı İslami usulde nasıl ürettiğini anlamadım. Hani "İslami usulde kesilmiş et" dersin, üzerinde besmele çekilerek kesilmiş olduğunu anlamış oluruz; balın İslami usulde olanı nasıl oluyor? Din sömürüsünün bala bile İslam etiketi yapıştıracak kadar yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Uyarılarımız hep; din diye diye emperyalistlerin kuklası, piyonu olmasınlar ne olur. Amerikan Yeniçerisi olmayalım diyoruz. 15. Eğitim Sisteminin Çökertilmesi ve Fulbright Anlaşması [1:06:58 - 1:26:17] Nuriye Atabey: Mesela Kissinger Üsküdar'da tekke açıyor. Huntington'ın şöyle bir "Türkiye İslam'ın lideri olmalı" lafı var. Yine CIA ajanlarından Paul Henze'nin "Atatürkçülük öldü, Nakşiler ve Nurcular ilericidir" lafı var. Yine CIA ajanlarından Graham Fuller'in "Kemalizme son, Osmanlı ile övünün ve Fethullahçı olun" noktasında lafları var. Nedir bu Amerika'nın bu kadar bu alt cemaatleri bu ülkeye karşı kullanmaktaki hedefi ki, Büyük Ortadoğu Projesi... Her şeyin altında bir kötülük arıyorsunuz Nuriye Hanım! Amerika Türkleri çok sever, mesleğinden Türkler için neyin iyi olacağını, nelerin kötü olacağını o karar verir değil mi aslında? Amerikalılar karar verir. İşte bu genlerde böyle bir şey, bu mayada yok o yüzden... Yani onlar bizim için ne iyi olduğunu düşünürler, taşınırlar. Derler ki: "Ey Türk, senin için iyi olan şudur, hadi şunu yap bakayım" derler. Hanımefendiciğim onlar konuşabilirler. Graham Fuller diye bir adam gelebilir ve der ki: "Türkler Atatürk'ü bırakmalıdırlar, Nakşiliğe, Nurculuğa sardırmalılar." Diyebilir, o diyebilir bunu. Kemalizm... Bunu ben dinleyene şaşarım, uygulayana daha beter şaşarım. Ama şimdi bunu kendisine... Hocam şimdi orada bir, burada bir ayrıldığımız nokta var ki aslında ayrılmıyoruz bu noktada: 1946'dan sonra bu ülkenin bütün ders kitaplarını, bütün tarihini tahrif edip resmi tarihle ne kadar oynarsanız, bu yetişen nesiller... Ki bizler de bunları böyle okumadık, biz de bu okulun üniversitelerinde... Ki şimdi bizi okutan üniversitelerde Sorosçu hocalarımız da varmış, üzülerek duyuyorum ve ifşa ediyorum. Allah'tan o zaman Sorosçular yoktu ama hani yine şanslı bir nesildik; rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, efendime söyleyeyim Uğur Mumcular vesaire gibi değerler vardı bizi yetiştiren noktada ama şimdi Sorosçular var, para alanlar var. Dolayısıyla eğitim sistemimizdeki bu çökertme ve yok etme noktasında bu halk ne yapabilir? Cengiz Özakıncı: Şimdi eğitim sistemi dediniz, hani "dinliyorlar" diyorsunuz ama halkın da çok bir suçu yok. Yönetenler ne yapmış şimdi? Nuriye Atabey: Bak çok özür diliyorum, dünkü saldırıda hiç kimse suçu üzerine almıyor hocam. Bu işin emniyeti, ordusu, siyaseti her neyse... 5 kilo patlayıcı; bu markette satılıyor da vatandaş Ali Bey gidip de bunu marketten alıp gelmedi, öz eleştiri hiç kimse yapmıyor. Hiç kimse 30 senedir, 40 senedir üzerine hiçbir şey almıyor. Siz Cemal Kutay'ın "Ya şurada yanılmışım" dediğini duydunuz mu rahmetli? Cengiz Özakıncı: Hayır canım mümkün mü? Bakın burada şunu gösterebilir miyiz? Cemal Kutay'ın 1951'de yayınladığı “Millet Dergisi”. Bakın Millet Dergisi'nde Cemal Kutay kapağıdır bu, derginin içi de değil, kapağı tam. Şimdi başka gazeteler yaptı bu anketi işte; "Biz kimiz? Kaç tanemiz Kürt?" Bunun 1951'de yapılmış olması önem taşıyor, ben bunu örnek vermişim. Diyor ki burada: "İllerimiz; Kürtçe konuşan şu kadar, Türkçe konuşan bu kadar. Ağrı, Bitlis, Diyarbakır, Hakkari, Van, Tunceli, Muş, Siirt illerinde Türkçe konuşanlar şu kadar sayıdadır, Kürtçe konuşanlar bu kadar sayıdadır" diyerek bir kapak yapıyor ve içinde de ne yazıyor biliyor musunuz? Nuriye Atabey: Ne yazıyor efendim? Cengiz Özakıncı: "1945'te Amerikalı askeri sivil uzmanlar geldiler, bütün Türkiye'yi kapsayan bir inceleme yaptılar. Bizim 'doğu' dediğimiz vatan köşelerine gittiler, orada Amerikan misyonu yüksek makamlarına bir rapor verdiler. Yaptıkları araştırmadan sonra doğunun bir sömürge olarak yönetildiğini bu raporlarında ifade ettiler. Cumhuriyet 27 yaşındadır, 27 yıldır doğu sömürge olarak yönetilmiştir" diyor Cemal Kutay. Kaç yılında? 1951 yılında. Peki PKK'nın tezi nedir? Siz eğer Güneydoğu'ya "geri kalmış" derseniz çözümü ileriye götürmektir; "geri bıraktırılmış" derseniz ileriye götürmektir. "Sömürge" derseniz, sömürge etiketini yapıştırırsanız, onu sömürge edene karşı silah çekmek zorundasınız. Cemal Kutay PKK'nın teorisyenidir. Abdullah Öcalan, Cemal Kutay'ın söylediklerinden başka bir şey söylememiştir. Nuriye Atabey: Hangisini söylüyor hocam? Cengiz Özakıncı: Cemal Kutay'ın söyledikleri de kendi fikri değildir, o da Amerikan misyonunun fikridir. 1945 yılında Amerika'nın CIA'i —ki o zaman CIA yok, OSS denilen, adı OSS olan bir Amerikan istihbarat teşkilatı var— bu raporu veren Amerika'nın askeri istihbaratı. Amerikan askeri istihbaratında Güneydoğu için ne yazılmışsa, Abdullah Öcalan'ın PKK'sı o Amerikan raporunu tekrarlayan bir örgüt olarak kurulmuş. Hedef şaşırtmak için "Rus uşağı" denmiştir, en baştan beri Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedir. Bir Amerikan sonrasında biriyle ilgili bir kitap yazmıştır Sayın Kutay; Said-i Nursi. Ama sonrasında da şu acı bir itiraftır: "Param yoktu, yazdım." E bu da parası yoktu onun için Amerikan raporlarını yaydı. Şimdi karınlarını ve ceplerini böyle Amerikalılara hizmet ederek doyuranlar var, o da onun kanıtı demek ki. Şimdi Güneydoğu'dan bizi izleyen yurttaşlarımıza, kendilerini Kürt kökenli olarak adlandıran yurttaşlarımıza, kardeşlerimize sesleniyorum: Güneydoğumuz ve doğumuz Türkiye'nin diğer bölgelerinden "geri kalmış bir bölge" diyoruz ve bunun sorumlusu olarak Ankara'yı gösteriyor ve Ankara'ya lanetler okutuyor size PKK denilen Amerikan maşası örgüt. Bakın bu kitapta, “Türkiye'nin Siyasi İntiharı” kitabında "Güneydoğu Amerika İçin Fulda Boşluğu" başlıklı bir bölüm vardır. Fulda boşluğu ne demek biliyor musunuz? Savaşta ilk terk edilecek, düşmana terk edilecek bölge. 1955-1960 yıllarında NATO belgelerinde, Türkiye'nin güneydoğusu haritalarda yoktur. "Neden yok?" diye sorulduğu zaman, "Efendim orası Fulda boşluğu" denmiştir. "Fulda boşluğu mu, o da nedir?" dendiği zaman; Rusya ile bir savaş çıktığında NATO birlikleri Güneydoğu'ya iki günde gelebiliyor fakat Rus birlikleri Güneydoğu'ya 4 saatte gelebiliyorlar. "Bizim buna engel olmamıza bugünkü teknikle imkân olmadığına göre, Rusya ile savaş patlak verdiği zaman NATO stratejisi gereği o bölgelerin Rusya'ya terk edileceği kesin. O nedenle oraya fabrika kurulmamalı, GAP kurulmamalı, katiyen yatırım yapılmamalı, Nuriye Atabey: Burası geri bırakılmalı. Cengiz Özakıncı: Güneydoğulu yurttaşım sana sesleniyorum: Öğrendin mi şimdi Güneydoğu'yu geri bıraktıran kimmiş? O zaman mademki bu gerçekleri benim kitabımda belgelediğim gerçeklerden okuyorsun; oku, bak ve seni orada geri bıraktıranın Türkiye değil, Ankara değil, Amerika olduğunu anla, NATO olduğunu anla. Eğer birine kafa tutmak istiyorsan o Ankara olmasın; kafa tutmak istiyorsan Amerika'ya kafa tut, gel beraber omuz omuza çarpışalım seninle. Ama Amerika'nın sana yaptığı şırıngalara uyarak, seni asıl geri bıraktıran Amerika'yla savaşacak yerde Amerika'yla birlik olup sen benimle savaşırsan sevgili yurttaşım, işte her şeyin sonu hüsran olabilir. 16. Türk-Kürt Federasyonu Dayatmaları ve Geçmişteki Reddedilişler [1:16:00 - 1:23:29] Nuriye Atabey: Tabii şimdi bununla kalmıyor, bu sefer Kürt vatandaşlarımızı da bir İslam'a itiş var. Bunu da rica edeceğim, bu da çok önemli bir nokta. Sadece Fulda boşluğuyla kalsa iyi, başka bir şey daha dönüyor; Cengiz Özakıncı: PKK İslam'a itildi. Fakat gelin burada bir gerçeği söyleyelim: 1981 yılında Kenan Evren'in, 12 Eylül iktidarının 6. ayında, düşünün ki Türkiye'de bir askeri yönetim var, başında Kenan Evren ve generallerimiz var... " Nuriye Atabey: ATASE’nin raporunu diyeceksiniz hocam. Cengiz Özakıncı: Henüz PKK kurulmamış iken —kurulmamışken değil değil, ilk Şemdinli-Eruh baskını 1984 yılında gerçekleşti— ilk Şemdinli-Eruh baskınından tam 3 yıl önce, Kenan Evren yönetimindeki Genelkurmay'da ATASE'de —ki Askeri İstihbarat, Askeri Tarih ve Stratejik Etütler demektir— hazırlanan raporda Türkiye'nin eyaletlere bölünmesi savunuluyor. Burada o belgenin tamamını koydum. İcra yetkisi olan; yasama, yürütme ve yargı yetkileri olan 67 tane millet meclisinin kurulması 1981 yılında önerilmiştir. Şimdi bu henüz PKK Şemdinli ve Eruh baskınını yapmamış ve Türkiye 1980'li yıllarda bölücülüğün konuşulduğu bir ülke değil, yani eyalet meselesinin konuşulduğu bir ülke değil. Kenan Evren'in aklına nereden gelmiş o dönemde Türkiye'yi eyaletlere bölmek? Asıl bunu sormak gerekir. Yani bizim Türk Silahlı Kuvvetleri şereflidir, namusludur, Atatürkçüdür; kesinlikle bizim Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ideolojik yapısına, ideolojik düşüncelerine, stratejisine herhangi bir itirazımız yok, Nuriye Atabey: Olamaz zaten. Cengiz Özakıncı: Ama bu rapor nasıl oluyor da o gururumuz olan silahlı kuvvetlerimizin hasbelkader tepesinde bulunan birtakım insanlar tarafından, kapalı kapılar ardında, kendi astlarının da hiç haberi olmaksızın, Türkiye'yi eyaletler düzenine dönüştürme projeleri olarak üretiliyorsa; PKK diye bir örgütün 4 yıl sonra Şemdinli ve Eruh'u basmasına ve orada bir vilayet kurmaya kalkmasına şaşılmaması gerekir. Bölücülük, Türkiye'ye dayatılan bir Yeni Osmanlı tuzağıdır. 1960 yılında, daha sonra MİT müsteşarı olacak olan, MİT'ten sorumlu devlet bakanı olacak olan Sadi Koçaş (emekli albay) Londra'da askeri ateşemizdir. Bir gün bir davet alır, davet İngiliz hükümetinden gelmektedir. Şöyle yazar davette: Londra'da askeri ateşemize gelen davette "Kürt Konferansı, 1960 filanca holde" davetiye... Sadi Koçaş, "Kürt konferansı mı? Dostlarımız İngilizler, hem de Londra'da Kürt konferansı nereden çıktı bu?" diye sorar hemen. "Efendim telaşlanmayın" der Londra heyeti, Londra'daki hükümet; "Telaşlanmayın, bu size aykırı bir şey değil." "Nedir Kürt konferansı düzenlemek nedir?" diye sorar. "Bir Türk-Kürt federasyonu düşünüyoruz Sadi Bey; topraklarınızı genişleteceğiz sizin ama bu laik ve ulusal devlet yapınızla olamayacak. Bütün o Irak'taki, İran'daki, Suriye'deki Kürt kökenli insanlarıyla birleşeceksiniz. Sizin önderliğinizde, Türkiye önderliğinde bir Türk-Kürt federasyonu kurulmasını istiyoruz, buna sevinmeniz lazım, buna sevinin; Türkiye topraklarını büyütüyor, bakın" diyorlar. Bakın zaten bir şey var, yıl 1960; henüz PKK falan yok. Nuriye Atabey: Şimdi biz düşünemeyiz, onlar bizim için hep daima daha iyisini, mükemmelini düşünürler! Biz İslam'ı istediğimiz gibi yaşayamayız, onlar bize nasıl yaşamamız gerektiğini, nasıl inanmamız gerektiğini... Cengiz Özakıncı: Bu federasyonu da İslam'la kurun diyorlar; Kürt-Türk ve İslam Federasyonu. 1.21.34Nuriye Atabey: Biz 1938 Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra mı —Cengiz Özakıncı:39— işte yani kasım dersek aşağı yukarı, ondan sonradır ki bu süreçte İsmet İnönü kendisi de bunu itiraf etmiştir ama Cengiz Özakıncı: (İnönü’nün) Yaptığı ilk şey İngiliz-Fransız işbirliği anlaşması imzalamak olmuştur. Ama o anlaşmanın sadece bir dayanışma olduğu zannedilir, ayrıca deşeriz. Sadi Koçaş'a yapılan bu teklif Sadi Koçaş tarafından reddedilmiştir, Genelkurmayımız tarafından da reddedilmiştir. 1965 yılında Demirel'e dayatılmıştır Türk-Kürt Federasyonu. "Türk ordusu Irak'a dalacak Kürt bölgesini kapacak, Suriye'ye dalacak Kürt bölgesini kapacak, İran'a dalacak Kürt bölgesini kapacak ve bir Türk-Kürt federasyonuna dönüşecek." Bu, Demirel'e yabancı Amerika ve İngilizler tarafından dayatılmış. Demirel de "Yabancılar bizden, hükümetimizden bunu istiyorlar" diyerek bu raporu Genelkurmay'a brifing olarak vermiş; Genelkurmay bu isteği şiddetle reddetmiştir. Türkiye'den hep bu istenmiştir; ille etnik temele dayalı federasyon, etnik temele dayalı birlik. İşte bütün bunların... "Türk-Kürt federasyonu" deyince Türklerin hemen tüyleri diken diken oluyor; "Ah üniter devletimiz elden gidiyor" diye. Artık bunun adını "Osmanlı'ya dönün" koyalım şeklinde teklifler gelmeye başlamıştır Türkiye'ye. İşte 1981 yılında Türkiye'nin federasyona geçirilmesi çabaları da yine dışarıdan 12 Eylül'e yapılan bir dayatmanın belgesi olarak bu kitabımda yer ediyor. 17. Tarih Kitaplarındaki Tahrifat ve Eğitim Komisyonu [1:23:29 - 1:26:17] Nuriye Atabey: Efendim çok sayıda... Şimdi size bu hadise ile ilgili olarak şunu sormak istiyorum: Tarih kitaplarımız... Ki bir izleyicimiz çok güzel bir soru sormuş, diyor ki: "Duyduğuma göre ortaöğretim müfredatını belirleyen bir 6 kişilik heyette 3 Amerikalı var mıdır? Bu konuda nedir? Böyle bir şey duydum." Fulbright Komisyonu'ndan bahsediyor değerli izleyicimiz. Fulbright Komisyonu'nu çok kısa hocam anlattıktan sonra aslında Atatürk'ün dönemi yazılan özellikle bütün kitaplarda ekonominin ne kadar önemli olduğunu, Türklerin bu konuda ne kadar başarılı olacaklarını... Bir tiftik hadiseniz var; tiftikle ilgili yayınlanmış bir kitabı siz Otopsi Yayınevi olarak yeniden bastınız 70 yıl sonra. Rahmetli Attilâ İlhan'ın da bununla ilgili sanıyorum bir cümlesi var, onu da rica edeceğim sizden. Fulbright Komisyonu ile başlayıp buyurun hocam, nedir bu komisyon? Cengiz Özakıncı: Türkiye Amerika'yla işbirliği yaptıktan sonra, 1945-46-47'de Amerika'nın bir uydusu, bir yarı sömürgesi konumuna girme aşamasında en önemli rolü oynayan anlaşmalardan bir tanesi de Türkiye ve Amerika arasında eğitim komisyonu kurulmasıdır. Buna dair, buna ilişkin antlaşma 1949 yılında imzalanmıştır. Bu anlaşma uyarınca Türk milli eğitiminin ne şekilde, ne biçimde uygulanacağına 8 kişilik bir komite karar verecektir. Bu 8 kişilik eğitim komitesinin 4 kişisi Amerikalı, 4 kişisi Türk eğitimcisidir. Bu heyete Amerika'nın o anki Türk büyükelçisi "misyon şefi" olarak başkanlık edecektir antlaşma metninde; "Türkiye'deki büyükelçisi Amerika'nın başkanlık edecektir." Bu komisyonda kararlar karşılıklı eşit olduğu zaman, "Amerikan büyükelçisinin oyu iki oy sayılacaktır" şeklinde bir madde vardır. Bu madde uyarınca Türk Milli Eğitimi 1949'dan bugüne kadar —ve bugün de dahil olmak üzere— gelmiş geçmiş bütün Amerikan büyükelçilerinin Türk Milli Eğitimine yön veren kararlara damga taşımıştır. Bu “Türkiye'nin Siyasi İntiharı” kitabımda bu heyetin kimlerden oluştuğu, anlaşmanın metni tam olarak mevcuttur. 18. Ekonomik Çöküşün Simgesi: Ankara Tiftik Keçisi İsyanı ve Kapanış [1:26:17 - 1:32:29] Nuriye Atabey: Hocam aslında programımız bitti ama son bir dakika şunun için rica ediyorum: Şu çıkrıkların hikayesi... Cengiz Özakıncı: Osmanlı İmparatorluğu, Selçuklu'dan alalım; çok kısa, çok kısa şunu söyleyelim. Selçuklu devletinin ürettiği kumaşlar Avrupa'da dünyanın en pahalı kumaşları olarak satılıyordu. Türkler kumaş dokumacılığında bütün dünyayı ele geçirmiş ve kumaş tekeli oluşturmuşlardı. Ve o yıllarda zaten otomobil, bilgisayar falan yok; kumaş teknolojisine egemen olan ve kumaş endüstrisini, dokumacılık endüstrisini tekelinde tutan dünyaya egemen oluyordu. Selçuklu'nun dünyada sağladığı, kumaş dokumacılığında dünya pazarına tamamen egemen olmasından sonra; Osmanlı da aynı biçimde gerek ipek dokumacılığı gerekse tiftik dokumacılığı ile Türklerin dünyadaki dokumacılık üzerindeki tekelini ve egemenliğini sürdürüyordu. İngiltere buhar makinesini bulup bunu dokumacılığa uyguladı ve dokumacılıkta Osmanlı teknolojide bir adım geri kaldı. Fakat yine de Osmanlı'nın bileğini bükemiyorlardı. Çünkü Ankara ve dolaylarında Ankara keçisi, Türkmen oymaklarının ta Orta Asya'dan, Tibet yaylalarından beraberlerinde getirdikleri tiftik keçisi vardı ve bunlar yünü için beslenirdi. Türkmenlerin tiftik besiciliği ve tiftik yünüyle geçinmesi önemli bir noktadır. O tiftik yününü dünyanın hiçbir yerinde, Ankara ve çevresinin dışında yetiştiremiyorlardı. İngilizler her ne kadar buharlı dokuma tezgahlarına geçmişlerse de, şayet tiftik yünü üretimini ellerine geçirmedikçe dünyada Osmanlı'nın tekelini yıkamayacaklarını gördüler ve -Nuriye Atabey: Sanayi casusluğu yaptılar.- Osmanlı toplumundan damızlık tiftik almak için çok çabalar sarf ettiler. Osmanlı'dan 12 adet dişili erkekli tiftik keçisi aldılar, Güney Afrika'da iklimi uygun bir yerde onu üretmek için. Fakat oraya götürdüklerinde fark ettiler ki Osmanlı bunlarla dalga geçmiş; kısırlaştırıp vermiş. Bu onlar için soğuk duş oldu. Fakat onlar yılmadılar. Bu defa Müslüman olmasına çok az kalmış bir Hristiyan din adamı rolü oynayan bir misyoner geldi. Bir tek her şeyini kabul etmiş de Müslümanlığın bir "eşhedü"sü kalmış rolü oynayan bu Hristiyan İngiliz misyoner padişahtan, "Müslüman olmam için şöyle bir coğrafyanızı dolaşmam lazım ve bir şeyler de almam lazım. Bana her istediğimi alabileceğim, her yere girip çıkabileceğim ferman verin" demiştir. Padişah da ona o fermanı vermiştir. Adam doğruca Türkmen obalarının arasında, Ankara ve çevresinde tiftik keçisi yetiştiren obalara ve boylara gitmiştir. Onlardan iki çift tiftik keçisi almaya kalktığında Türkmenler, "Gâvura damızlık vermek uğursuzluktur paşam" demişlerdir. Ve damızlık tiftik keçilerini, o Müslüman olmaya az kalmış rolü oynayan Hristiyan misyonerine vermemişlerdir. Adam elindeki fermanı göstermiştir, "Padişahın fermanı var, her istediğimin parasını verip alabilirim" diye; yine vermemişlerdir. Bunun üzerine zaptiyeleri çağırmıştır. Türkmenler silahlanıp Osmanlı zaptiyesine karşı da direnişe geçmişlerdir. 3 yıl süren bir tiftik keçisi isyanı olmuştur. İsyanın sloganı: "Gâvura damızlık vermek uğursuzluktur." Bu bir Türkmen sloganıdır. Bu isyan Osmanlı tarafından kanla ve barutla bastırıldıktan sonra ancak İngilizler tiftik keçisini damızlık olarak almışlardır. Daha önce Güney Afrika'da hazırladıkları, iklimi Ankara çevresine uyan yerde yetiştirmişlerdir. Osmanlı’daki tiftik İngilizlerin eline geçtikten sonra Osmanlı'nın tiftik tekeli yıkılmış ve burada da resmini koydum işte, "British Angora" diye bir şey halinde çıkmıştır. Ve Osmanlı tiftik tekelini elinden yitirdiği içindir ki ekonomisi son derece gerilemiştir. 1828’lerde gerçekleşen bu olay Osmanlı'nın tarihinde kırılma noktası oluşturmuş ve Osmanlı'nın ekonomisinin çöküşünde çok büyük yara almıştır. Binlerce dokuma tezgahı durmuştur, İngilizler ucuz ürettikleri tiftikli ürünlerini Osmanlı'ya satmıştır. Bu da “Çıkrıklar Durunca” adlı bir romanda vardır. O kitabı artık bulamayacaksınız, o nedenle bu “Türkiye'nin Siyasi İntiharı” kitabında bunun özeti var. Son bir dakika var mı? Nuriye Atabey: Hayır hocam, süremiz sona erdi. Cengiz Özakıncı: İngilizlerin Hintli dokumacıların başparmağını kesmesi vahşetini anlatacaktım ama artık onu da (kitaptan) öğrenebilirler. Nuriye Atabey: Çok teşekkür ediyoruz Sayın Özakıncı, elinize sağlık. Cengiz Özakıncı: Ben teşekkür ederim. Nuriye Atabey: Değerli izleyicilerimiz, bu akşamlık bu kadar. 23.05.2007 - ART Nuriye ATABEY - Cengiz ÖZAKINCI Cengiz Özakıncı: "Osmanlı’yı Böyle Çökerttiler Bugün Aynısı mı Yapılıyor?" 23.05.2007 https://www.youtube.com/watch?v=d8WfiKERy60&t=14s ***
|
|
127 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |